5 Ağustos 2012 Pazar
Oyuncu Tanıtımları #1 | Volkan Demirel
Volkan Kartal'dan Fenerbahçe'ye geldiğinde herhangi bir transferden farklı değildi. Özellikle felaket saçları, fazla gözüken kiloları derken dışarıdan bakınca umut verdiği söylenemezdi. Malum Daum dönemine kadar da çıktığı hiçbir maçta iyi kaleci olacağı yönünde bir şey görememiştik. En azından ben görememiştim. Daum'un yıllarca unutulmayacak Volkan açıklamaları, Enke faciası derken rotasyonumuz nasıl olduysa Volkan - Recep'e kadar düştü. O dönemler benim açımdan kabus gibiydi. Recep'in Sergen'den yediği gol, Volkan'ın yediği ve tek seçeneğe indirilemeyecek kadar fazla olan golleri derken kaleye bakınca asla güven hissedemiyordum. Bir de liseden yakın bir arkadaşımın Volkan'ın kuzeni olduğunu öğrendim. O dönemler rahat rahat da kızamıyordum adama. Hep içimde kalmıştır.
Sonrasında Volkan'a neden güvendik, nasıl dayandık bilemiyorum ama bir kaleci ne kadar gelişebilirse o kadar gelişti. Önüne jöle kutusu atılan adam şimdi sayılı kalecilerden birisi oldu. Peki Volkan ne yaptı? Volkan'ın geldiği ilk günden itibaren büyük bir avantjı vardı zaten. Vücut yapısına göre olmayacak derecede atletikti. Eğer çalışırsa da o hantal halini atacağı belliydi. Yani işin ucu her türlü bizim futbolcularımızın eksik olduğu noktaya çıkıyordu : Kuvvet ve vücut çalışma. Alt yapılardan çıkan bütün adamlar çöp gibi. Bir tane kuvvetli, tuttuğunu koparan adam gelmiyor, gelemiyor. Volkan öncelikle bu işi iyi halleti. Zayıfladı. Zayıflarken de vücudunu kuvvetlendirdi. İlk senelerdeki fotoğraflarından sonra bu seneye dönüp bakarsanız vücudunun ne hale geldiğini rahatlıkla görebilirsiniz. Taraftarın tepkilerinden sonra onlara sataşmak yerine nasıl olduysa susup sırasını beklemeyi seçti. O dönemde Volkan'a kim akıl hocalığı yaptıysa hakkını vermek lazım.
Volkan belirli bir zamandan sonra kalede olabileceği imajını vermişti zaten ama bu sefer de daha büyük bir sorun çıktı ortaya. Maç içerisinde soğuk kaldığı zaman hiç kabul edilemeyecek goller yemeye başladı. Bu benim açımdan atlatılmış en büyük engeldir. Bir kaleci veya oyuncu bu mental eşiği aşabiliyorsa her şeyi başarır ki Volkan başardı. Bunda saç kesimi seçimindeki inanılmaz doğru hamlelerinin de etkisi olabilir, bilemiyorum. Malum Schalke maçından sonra o hataları seyrek görmeye başladık. O kadar bariz ve can yakan son hatası Sevilla maçındaydı ki penaltılarda neler yaptığını hiçbir zaman unutamam. İşte bu O'nun ne gibi bir gelişim gösterdiğini en iyi anlatan örnek olsa gerek. Arada Türkiye maçlarında hakim olamadığı sinir harpleri, Lincoln olayı ve son yaşanan fotoğraf çekme hadisesi de oldu. Volkan böyle bir adam. Onlarda da ilk geldiği andan itibaren gözle görülür bir düşüş var. Kariyerinin son senelerine doğru onlardan da eser kalmayacaktır eminim. Fakat bu sinir bağlamında değişmeyen bir tek şey olacak : Volkan gergin ortamlardan beslenen, daha da büyüyen bir kaleci. Arena, Avni Aker maçları hafızlaramızda taze duruyor.
Bu ve bunun gibi efsane performanslarla özellikle son iki senedir inanılmaz güven veren ve kazandığımız her başarıda büyük işlere imza atmış bir adam haline geldi. Takım otobüsü görüntülerinden de anlayacağımız üzere, takım içerisinde de çok seviliyor. Sevginin ötesinde fazla da saygı duyuluyor. İlk yarısına geride girdiğimiz ve kazandığımız bir maçın sonrasında neredeyse herkes Volkan'ın devre arasında yaptığı sert konuşmadan bahsetmişti.
Kötü yanları da var elbet. Ben hala daha karşı karşıya kaldığı pozisyonlarda çok fazla 'küçüldüğünü' düşünüyorum. Kapı gibi adam birden ellerini kollarını çok ufak bir alana yayarak atlıyor. Böyle yediği çok fazla gol var. Ciddi anlamda bunun üzerinde durması gerekiyor. Yan toplarda da bazı eksikleri var ama en çok geliştrdiği noktalardan biri de bu oldu sanırım.
Her şeyin ötesinde, her devrin unutulmayacak ve efsane olacak bir adama ihtiyacı vardır. Nasıl ki büyüklerimiz bize Lefter'i anlattı, nasıl ki babalarımız bize Aykut'u, Rıdvan'ı anlattı. Bizim dönemimizden bize kalan iki adam var. Birisi kaptan, birisi Volkan. Bu yüzden söylediği gibi Fenerbahçe forması altında futbolu bırakmasını istiyorum. Çocuklarımıza O'nun bu garip gelişimini ve nasıl bir Fenerbahçeli olduğunu anlatalım istiyorum. Erdal ile de konuştuk. Eğer Volkan da giderse Alex dışında anlatılacak tek adam Selçuk kalıyor. Eyvallah yüreği yeter ama yürek de bir yere kadar.
Hayatta ne olacağını bilemiyorsunuz. Belki ayrılmak zorunda kalır, belki başka bir şey ama ne olursa olsun şuradaki koşuşunu hep hatırlayacağım, yüreğine sağlık : http://www.youtube.com/watch?v=Tf8rNcjCKqg
--
Blogun artık iyiden iyiye aktif olmaya başlaması gerektiğini düşünüyoruz. Bu yüzden de bazı yazılar yazmaya başladık, yayınladık. Şimdi de daha düzenli bir yazı hayatı için bizce büyük bir adım atıyoruz. Fenerbahçe'nin her oyuncusunu tek tek tanıtmaya karar verdik. İlk önce sadece futbol olarak düşünsek de basketbol kısmına da girebileceğimizi belirtip fazla da umut vermek istemiyoruz. Bunun düzenli olacağı sözünü de daha bir sağlam vermiş olalım, takipte kalın.
2 Ağustos 2012 Perşembe
Fenerbahçe : 1 - Vaslui : 1 | Yanlışlar Aynı
Aylar geçti çubukluyu ciddi şekilde sahada görmeyeli. Benim gibi hazırlık maçlarını sevemeyen adamlar için eziyet aylarının bitmesi demektir ilk resmi maç. Kiminle olduğu, ne olduğu pek önemli değil, Fenerbahçe'ye kavuşacağız sonuçta.
Tabii bir de, geçen seneden kalan hevesin, yıkılan planların başladığı yere gitmek istiyoruz. Şampiyonlar Ligi herkes için güzel bir hayaldir. Müziğini hayal edip mutlu olunabilecek bir ortam, büyük bir sahne. Özellikle Zico'nun yaşattıklarından sonra bizim için içten bir hayal olmuştur hep, güzeldir. O yüzden de daha bir önemliydi maç.
Hazırlık maçlarını sevmesem de izliyorum mecburen. Takım orada da bağırıyordu ''Hazır değilim!'' diye ama bu uyuşukluğu da beklemiyorduk. Maça çok kötü başladık, zaman geçtikçe takım oturacaktır dedik oturmadı. Kadro yapısının iki senedir özel bir sıkıntısı var; kapanan takımlara karşı çözüm üretemiyoruz. Topu gerektiği kadar hızlı çeviremiyoruz, kanatlar gerektiği kadar sağlam bindiremiyor ve gerektiği kadar şut da çekemiyoruz. Yine aynı sıkıntılarla başladı maç.
Şu malum berbat deplasman dönemimizi hatırlatan bir tablo vardı ortada. Maç boyu top bir şekilde ortada dönecek, net pozisyona giremeyeceğiz ve sakat bir gol yiyeceğiz. Oldu da. Benim için atılan son golün pek bir önemi yok. Takım ikinci maçta çıkıp turu istediğini göstermek istiyorsa bu 1-0 gibi bir skorla olmasın zaten.
Topu çevirme ve akıcılık yönünde hala daha sınıf atlayamadığımız aşikar. Bunu sadece bir orta saha transferine bağlamak da çok yanlış olur. Stoch kayıp, Gökhan hala daha o çizgiyi yakalayamıyor ve yakalayamayacak diye de çok korkuyorum. Mehmet Topal'a kızamıyorum. Adam bu. Daha çok savunma yönü için alındı zaten ve topu da gerektiği gibi çevirdi, özellikle ikinci yarıda. Ben Aykut Hoca'nın Mehmet'e daha çok ileri çıkmasını falan söylediğini zannetmiyorum. Sorun yine ve yeniden Cristian'ın akıcı olamayan oyunu. Bir şeyler eksik ama ne bilmiyorum. Cristian sezonun son kısmı ve hazırlık dönemini gerçekten iyi geçiren bir oyuncu. Güveninin yerine geldiği her halinden belli oluyor ama ben orta sahanın özellikle savunma yönünü iyi yaptığına inanmıyorum. Kadıköy'de izlediğim son Galatasaray maçında Melo'nun omzuna basıp aldığı topları gördükten sonra da iyice tatmin oldum. Cristian savurgan bir adam. İkili mücadeleyi pek beceremeyen bir adam. Omzunu koyup, topu alıp takımı ateşleyecek bir adam değil. Aykut Hoca da buna inanmaya başladı ki O'nu daha çok hücuma yönlendirdi. Orada da gerekli akıcılığı her zaman sağlayamıyor. Dün bir kaç pastan sonra çok güzel koşular yaptı. Aldı, verdi takımı oynattı ama uzun süre yine kayıptı. İşte bu devamlılık bizim aradığımız şey zaten. Emre bu işi yapabildiği kadar yapıyordu. O yüzden de orta saha transferi mühim. Bunları söylerken Stoch'un toparlanacağını ve takımın Kuyt'ın oynaması gereken yeri benimseyeceğini umuyorum.
Kuyt'a ayrı bir parantez açmak şart. Adamın paçalarından kalite akıyor. Sahanın her yerinde, en az bir Mehmet Topuz savaşçılığı ile sağ kanatta duruyor ama yeri orası değil. Zaten o da daha çok 'iç forvet' gibi kayıyor ataklarda. Bu pek denemediğimiz bir sistem, en son Deivid bu işi yapmıştı. İşte burada kilit nokta iç forvet değil de Gökhan Gönül. Gökhan beklediğimiz noktaya ulaşırsa eğer, Kuyt çok büyük işler yapar. Fakat dünkü oyunu devam ettirecekse Kuyt ilk yarıda olduğu gibi yine defans ve forvet arasında kalmış adamı oynar. Hem adama, hem izleyeceğimiz güzel takip gollerine ayıp ederiz. Kuyt değerli bir parça, kullanılmalı.
İşin Semih kısmı var bir de. Ne oldu, ne bitti bilinmez ama Semih iki senedir yok. Ciddi anlamda sadece bir maç olsun iyi oynadığını hatırlamıyorum. Sanki yeteneklerini kaybetti. Hoca sürekli bir şans verme çabasında ama olmuyor. Bu kısımda Bienvenu de hakkı olan süreleri alamıyor. Tabii ki hoca takımı çalıştırıyor, tabii ki o bizden daha çok şey gördü ama Semih bu. Artık daha fazlası da olmayacak gibi duruyor. Bu yönden de bir forvet daha lazım, ben pek sıcak bakmıyordum ama artık bu ihtiyacı kabul ediyorum. Sow'a da inanılmaz haksızlık yapılıyor. Adam geldi, takıma alışamadan çıktığı maçlarda Semih ve Bienvenu'nün tüm sezon veremediği her şeyi verdi. Gollerini attı, çalıştı. Şimdi basın tarafından yaratılan sorun var imajının üzerine bir de isteksiz sıfatı yerleştirildi. Adamın tüm idman fotoğraflarında gülmesi de ayrı bir ironi olsa gerek. Sow çok değerli bir adam, bizim taraftarın linç kültürüne kurban gitmez umarım.
Defansımızın 'bence' en sıkıntısız bölge. Egemen ilk maçında pek iyi bir duruş sergileyemese de her türlü oraya koyulup, rahat edilebilecek bir adam. Yapılan aşırı eleştirileri anlamıyorum, sanki adamı ilk kez izliyoruz. Egemen belirli seviyenin üstünde bir defans adamıdır, her türlü iyi transferdir. Dünkü pozisyonda da, O'nun yaptığı hatadan çok Mehmet Topal'ın attığı pas konuşulsun bence. Bu şekilde belki daha iyi yerlere gelebiliriz. Bekir ise gurur kaynağı, emeğin karşılığı. Her gördüğümde mutlu oluyorum. Türk futbolcunun en büyük eksiği olan vücut sorununu da aştı. Resmen çalışmış, formasının kollarından belli oluyor. Kuvveti inanılmaz arttı. Top hakimiyeti zaten gayet iyi. Bekir'in yedek kalacak olması beni üzüyor, o kadar söyleyeyim. Bir de sağ beke mahkum bırakıldığı günlere çok üzülüyorum. Gökhan'dan çok bahsettim, direk olarak Hasan Ali'ye geçmek istiyorum. Beni en çok şaşırtan transfer Hasan Ali oldu. Hazırlık döneminin benim açımdan en iyi ismiydi. Kendine güveni tam, hareketleri yerindeydi. Dün çok fazla o havayı yansıtamamış olsa da ilk maçına veriyorum. Hasan Ali iyi işler yapacak, beklediğimden daha iyi işler hatta.
Volkan ve Alex'ten bahsetmek saçmalık gibi geliyor. Volkan kısmı için artık sadece, ''Futbol hayatının sonuna kadar kal ve yaşayan efsanemiz ol'' diyorum. Her nesile böyle bir adam şart. Alex için ise üzülüyorum. Çocukluk kahramanım Aykut Kocaman ve gençlik kahramanım Alex'in belki de verimli olacakları son yılı. Ve o yılın ilk maçını dün oynadık. Bir çeyrek final veya bir şampiyonluk kupası daha görmek istiyorum bu adamla. Eğer mümkünse.
Sonuç olarak takım iyi değildi. İyi olacak mı? Bence olacak. Transferler geç kaldı mı? Şüphesiz. Başlığı atmamın sebebi de bu zaten. Transfer konusunda Aykut Hoca geldiğinden beri harika işler yapıyoruz, kabul. Ama bu kadar geç kalmak olmaz, olmamalı. Takım çalışırken beraber çalışmalı. Takım 'takım' olabilmek için bunlara muhtaç. Bu konu artık hangi sene geldiğinde çözüme kavuşur bilmiyorum ama gerçekten can sıkıyor.
Tabii işin teferruat kısmı bunlar. Fenerbahçe'yi çok özlemişiz. Dün sinirli sinirli ikinci maçın tarihine bakarken fark ettim. Bizim, en azından inananların Kocaman umutları olmalı. Yanlışlar var, yanlışlar olacak ama iyiyiz. İki senede aldığımız yol iyi, gidilen yer iyi. Güzel şeyler göreceğiz, inanıyorum.
--
Yazıdan bağımsız, ek olarak : Benim yazdığım maç yazıları böyle olacak. Dakika dakika pozisyonları bekliyorsanız sizi herhangi bir spor sitesine alalım sevgili okur. Ben işin içine girmeyi seviyorum, Erdal ne yapar bilmiyorum.
17 Temmuz 2012 Salı
Kazım Koyuncu - Trabzonspor - HES
Bu blogda ilk kez Trabzonspor yazacağım, belki de son kez. Küfür etmeye gelenlere peşinen söyleyeyim konu "futbol" değil, "sosyal" içerikli.
Kazım Koyuncu, Karadeniz coğrafyasının modern müziğini ülkeye duyuran adam olarak tanındı. Ölümü ile birlikte yayılan ünü ise "güzel adamlar öldükten sonra değerlenir" sözüne harfiyen uyuyordu. Aslında onu Karadeniz dahil ülke çapında bir çok insan sadece müziğiyle, yaptığı şarkılarla tanıdı. Oysa ki Kazım siyasi ve hayata bakış açısıyla da çok sağlam duruş gösteren "nadir sanatçı"lardan biriydi.
Duyuyoruz ki Trabzonspor 10 milyon dolar gelir elde etmek için güzelim Uzungöl'de bir HES projesine girişiyormuş. Zaten HES'lere karşı olan benim aklıma bu sefer ilk olarak bu duruma karşı oluşum değil Kazım geldi. Onun yaşadığı süreçte bu ve bunun gibi konularda verdiği mücadele geldi. Hatırlayan var mı?
Kazım'ın Trabzonsporluluğuyla övünen kitleden, herhangi bir insandan bu işe karşı ne bir tepki duydum ne de bir kelam laf (bazı insanları tenzih ederim). O zaman bu işin içinde bir samimiyetsizlik ararım ben. Ben aslen Rize Ardeşenliyim, üstüne Fenerbahçe taraftarıyım. Kısacası Trabzon ve Trabzonspor taraftarının sevmediği tüm coğrafi ve futbol özellikleri bünyemde mevcut. Bir kaç sivri dilli arkadaş çıkacak muhtemelen "sanane" diyecek, ama öyle değil arkadaşım hele bir soluklan.
Neden mi öyle değil? Çünkü Kazım bize müziğini, duruşunu miras bırakıp buralardan giderken size ekstradan bir de takım sevdasını miras bıraktı. Ben bile şu işten duyduğum öfke ve rahatsızlıkla konuşma ihtiyacı duyuyorken sen susuyorsan "sanane" demek sana değil bana düşer.
Siz bu işi durdurmadığınız sürece, tepkinizi koymadığınız sürece Kazım emin olun ki Trabzonsporlu falan değil. Hatta yaşıyor olsa eminim ki söyleyeceği şey "Trabzonspor bu projeden vazgeçene kadar ne takımı desteklerim ne maçlarına giderim" olacaktı, eminim. Ama yok siz bu söylediğimi de kabullenmezsiniz değil mi? Çünkü öncelik para, samimiyet, Kazım'ın ruhu sadece ihtiyaç olduğu anlarda lazım size. Ya para? Her zaman. Yazık...
Bir gün sadece ağzınızda olan "endüstriyel futbol" goygoyunu cidden bir tarafa koyabilir, hayata karşı bir duruş sahibi olursanız ve en önemlisi de parayı bir kenara koyabilirseniz benim ve Kazım'ın ne demek istediğini, aslında gerçeklerin ne olduğunu anlayacaksınız. O gün olur da gelecek olursa ben sizinle kol kola maç izleyeceğim, mesela maçtan beraber çıkıp belki HES'leri protesto etmeye de gideriz?
Kazım için, onun gibiler için denemeye değmez mi? Nefret tohumlarını yakın, tekrar kol kola maç izleyelim.
14 Temmuz 2012 Cumartesi
Fenerbahçe Erkek Basketbol Takımı Ne Yapıyor?
Başlıktan da anlaşılacağı gibi, genel bir değerlendirme yazısı olacak. Şube neler yaptı, neler yapmak istiyor sorularının cevabını bildiğim kadarıyla vermeye çalışacağım.
Öncelikle, seneye Aydın Örs ayrılığıyla başlamak şüphesiz ki başlangıç adına olabilecek en kötü adımdı. Aydın Örs'ün bu şubeye gelişi, yaşadığımız ilk şampiyonluk, sonrasında koçun yaşadığı büyük vefasızlık gibi olgular yüzünden Aydın Örs bizim için çok özeldir. 'Biz' dediğim kesim; basketbol şubesinin artık bir yerlere gelmesini isteyen, 'şunu yapacağız, bunu alacağız' açıklamarından bıkmış, artık tam anlamıyla 'şube' olabilmeyi başarmış bir takım isteyen kesim..
Söylediğim gibi, Aydın Örs'ün gidişi zaten berbat geçmiş bir sezonun ardından umutların iyice dibe vurmasını sağladı. Berbat kelimesini kullandım ama sebebi asla ligi bitirdiğimiz konum ya da Euroleague macerası değildi. Takımı sahada izlerken ben utanıyordum. O ruhsuzluk, o ne yaptığını bilmeme ve hatta bir şeyler yapmayı istememe durumu..
Sonrasında klasik yönetici açıklamalarımız geldi. ''Yüksek hedeflerimiz var, iyi bir koçla anlaşılacak''. Medya yoluyla ortaya Messina atıldı, bittiği bile söylendi. İstanbul'dan evi bile hazırdı ve %99 oranında, rekor sayılabilecek bir yüzdeyle Messina'yı elimizden kaçırdık. Ardından Obradovic, İvkovic ve hatta Tanjevic'in ismi bile geçti. O dönemler cidden kabus gibiydi.
O dönemden elimizde kalan tek artı Kemal Dinçer isminin şubeye getirilmesiydi sanırım. Potaya girdiği andan itibaren gerek sosyal medya etkinliği, gerekse dobra açıklamaları sebebiyle içimizi ferahlattı. 'Acaba cidden yapılanıyor muyuz?' sorularını sormaya başladık ki ortaya Pianigiani ismi çıktı. Soru işaretleri yok mu? Elbette var. Klasik bir tanım ama kabul edilebilir bir sebep : İtalya dışına ilk kez çıkıyor.
Yine de geçen isimler içerisinde gelecek adına taşıdığı umutla, hırsıyla, uyguladığı oyun planıyla şubeye en uygun olan adam olduğunu düşünüyorum.
Sonrasında malum transfer dönemi geldi. Öncelikle Engin konusunu atlarsam çok üzüleceğim. Engin buraya geldikten sonra doğru düzgün katkı veremeden sakatlandı. Kulüp, taraftar hep birlikte Engin'den çok şey bekledik. Bunun getirisi olarak O'nun yanında durmasını da bildik. Parkeye döndükten sonra verdiği mücadeleyi, gösterdiği arzuyu hep alkışladık. Yani bir oyuncunun arkasında ne kadar durulabilirse o kadar durduk. Sonra bir sabah Engin'in takımdan ayrıldığını öğrendik. Kendi açımdan nereye gittiğinin pek bir önemi yok. Siena, Galatasaray veya Bandırma ismi mühim değil. Engin'in, ''Daha fazla süre almak istiyorum'' dedikten sonra gelecek yabancı guardın ardından Ender ile süre paylaşacağı takıma gitmesi gerçekten inanılır gibi değil. Bunun adı en basit tabirle vefasızlıktır.
Öte yandan Mirsad konusu da büyük yara. Geçen sene 'basketbolu bırakır!' denilen sakatlıktan çıkıp oynadığı maçlarda gösterdiği yürek için bile bir sene daha tutardım Mirsad'ı. Her şeyin ötesinde kendisinin yaptığı ''İki sene daha basketbol oynayacağım'' açıklaması taze şekilde duruyor. Adamı bu şekilde zorla jubileye ikna ettik. Nasıl kabul ettirdik onu da bilmiyorum ama canımı sıkan bir konu olduğu kesin. Koçun sakatlıklar sonrası istememe durumu da olabilir, anlaşılabilir bir sebep ama yine de kalmalıydı. Formanın emekli olması konusu ise çok uzun mesele. Günü kurtarmak adına yapılan sahte bir hamle gibi geliyor. Bu konu ayrı bir yazı konusu olur, fazla uzatmayayım.
Asıl konumuza gelelim : Yapılanma. Pinigiani'nin gelişi ve Kemal Dinçer tutumu sonrası biz de merakla beklemeye koyulduk. İlk açıklanan isim Barış oldu. Yerli kadrosu açısından eski avantajımız olmadı aşikar. Böyle bir ortamda Barış'ı almak çok iyi iş. İşte tam burada ''Keşke Engin kalsaydı'' diye düşünüyor insan. 1-2 yedekleyicisi güzel bir alternatif daha olacaktı. Bence bunun sıkıntısını çekeceğiz.
Ve geçen hafta sırayla açıklanan Batiste ve Sato transferleri.. Sato Euroleague'de boy göstermeye başladığından beri hayranı olduğum bir adam. Savunması çok iyi, hücumu ortalama üstü olan, yani; spor dallarının vazgeçilmez tanımı ''iki yönü de oynayabilen adam'' etiketini taşıyan birisi Sato. Geçen sene Pana'da kafasının rahat olmadığına dair çok haber okuduk. Formunu biraz da oraya bağlamakla birlikte ben o seneyi bir daha yaşamayacağını düşünüyorum. Sato çok değerli bir parça, güzel transfer.
Batiste ise dışarıdan bakan bir adamın yaşını tahmin edemeyeceği düzeyde atletik özelliklerini sürdüren bir adam. 35 yaşına gelmesi benim için pek bir şey ifade etmiyor keza iki sene daha bu seviyelerde kalacağını düşünüyorum. Bir sporsever olarak kafamı kurcalayan tek noktası malum kafaya basma olayı. O günden beri Batiste hakkında düşüncelerim pek iyi sayılamaz ama oyunculuk yönüne gelince fazla bir şey söylemek ayıp olur. En basitinden, perde sonrası potaya devrilip bitirebilen bir uzunumuz oldu. Fisher sonrası Nash bulmak gibi bir şey bu diyerek terbiye sınırlarını da zorluyorum.
Ve geleceği konuşulan isimler konusu.. Beni en çok umutlandıran nokta burası. Şubenin çalıştığını ve artık bazı şeylerin eskisi gibi olmadığını düşünmemi sağlayan kısım. Gündemimizdeki ana isim Bo. Koçun çok istediğini bildiğimiz Andersen de hedefin diğer kolu. Forumlarda da bolca konuştuğumuz gibi, herkes Bo'nun alternatifinin olmayışından ve yeni bir Josico olayı yaşanmasından korkuyordu. Ben de öyle. Sonrasında Kemal Dinçer'in de doğruladığı Will Bynum ilgisi çıktı ortaya. Bo'nun olmama olasılığına karşı böyle bir adam düşünmek benim için çok iyi şeyler anlatır. Bynum'ın İsrail macerasını hatırlayanlar olacaktır. Gayet delici, ilk adımı hızlı ve yürekli bir adam. Oyunun pas kısmını Bo'dan daha iyi yaptığını da söyleyebiliriz. Kesinlikle denenebilecek bir alternatif. Tabii beni tanıyanlar Bo için neler düşündüğümü bilir, inşallah olur ama kolay bir iş değil. İşin bu kadar uzaması da ona işaret zaten. İşte tam da bu konudan yola çıkarak düşünülen isimlerin hepsinin gerekli alternatiflerinin olduğunu bilmek güzel. Biz bu duyguyu hissetmeyeli çok uzun zamanlar olmuştu.
Yapılan transferlerin, özellikle iki yabancı transferin soru işaretleri var, yok diyemeyiz. Gelecek kişiler hakkında da net bir bilgimiz yok ama bir şeyler yapılmaya çalışılıyor. Mirsad, Aydın Örs gibi yanlışlar yapılsa da bazı doğrular gördüğümüz için umutluyum. Yerli rotasyonu darlığı, takımın gayet zor grubu ve oraya ne kadar 'takım olabilmiş şekilde' gidebileceğimiz sorusu, resmi sitemizin hala daha güncel olamaması gibi bir sürü sorunumuz var aslında. Bunları biliyoruz ama sonuç olarak, umut beslenebilecek bir yapılanma olma yolunda gidiyoruz. En azından bize hissettirilen o.
Bu yönden bakılınca güzel bir sezon bizi bekliyor diyebilirim. En azından mücadele eden, istediğini gösteren ve savunma yapabilen bir takım olacağız. Salonun yapısı ve dezavantajları da giderilirse -ki burada yönetime de taraftara da çok büyük işi düşüyor- Pianigiani'nin hırslı, isteyen ve ısıran takımı gerekeni yapacaktır.
26 Mayıs 2012 Cumartesi
O Şimdi Nerede?: Şenol Karagöl
Bundan bir 10 yıl öncesine kadar gerek gösterdiği ekstra performanslar, gerek maç sonrası açıklamaları, gerek maç içi hareketleri ile Türkiye'nin en çok konuşulan kalecilerinden biriydi Şenol. Kimi zaman ise "günah keçisi".
Hiçbir zaman Fenerbahçe taraftarı olduğunu saklamadı, hep söyledi. Bir çok Fenerbahçe maçına da bu özelliği ters bir etki yaratarak -belki izleyenlerin göstereceği tepkiden çekinerek- ekstra motivasyonla iyi performanslar göstermesini sağlamıştı. 25 Ocak 1974 doğumlu Şenol, "en büyük hayalim" dediği Fenerbahçe'ye bir dönem çok yaklaşsa da hiçbir zaman oynayamadı. Peki ya 38 yaşına gelen bu renkli, unutulmayacak adam şu an nerede?
Şenol Karagöl, 2011-2012 sezonunu Spor Toto 2.Lig takımı Kızılcahamamspor'da geçirdi. Büyük bir kitle seni unutmayacak...
![]() |
| Şenol, Kızılcahamamspor'da bir maç öncesi ısınırken. |
12 Nisan 2012 Perşembe
Seda Tokatlıoğlu #9
“Ben sonradan Fenerbahçeli olmadım. Çocuk yaştan beri Fenerbahçe’nin sevdalısıydım. Sporcu olmanın büyük keyfini Fenerbahçe’de yaşadım."
7 Aralık 2011 Çarşamba
TFF - Gümüşdağ - Ben
TFF, Gümüşdağ'ın istifasını istiyormuş. Gümüşdağ kendine çok güveniyormuş. İki farklı beyanat umrumda dahi değil. Benim kafamdaki soru işaretleri şunlar:
1- TFF'nin Göksel Gümüşdağ'ın istifasını isteyeceği kadar ciddi bir suçu olduğunu düşünmesi şu zaman diliminde biraz garip değil mi? Niye şimdiye kadar değil de şimdi?
2- Yazın Etik Kurulu'na verilen klasörlerde Gümüşdağ'a ait hiçbir şey yok muydu? Yoksa bu raporu hazırlamanın manası ne? Eksik bilgi, belge ve dosyalarla hazırlanan bir rapor ne kadar objektif, ne kadar net, ne kadar doğru olur?
3- Madem Gümüşdağ'ın istifasını istiyorsunuz, -suçlu ya da suçsuz- bu adamın kulübünün teknik direktörü olan Abdullah Avcı'ya neden milli takımı emanet ediyorsunuz?
4- Beşiktaş cephesinden Gümüşdağ'ın şike soruşturmasının başladığı ilk günlerde sorgulanması yönünde yapılan talebe neden Gümüşdağ istemediği sürece onu sorgulamayacağım diye bir cevap verildi? Ve sonrasında neden Gümüşdağ sorgulanıp böylesi bir duruma düşürüldü?
Al gülüm, ver gülüm. İşime gelen bu gülüm, işine gelirse gülüm.
Bu arada iyi bir haberim var sizlere "401" sayfalık bir roman yazmaya karar verdim. Öperim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













